CAN ULKAY İLE RÖPORTAJ

CAN ULKAY İLE RÖPORTAJ
26 Nisan 2021 - 08:43
Öncelikle merhaba Can bey, Sinemaya fazlasıyla yönelen bir Radyo Televizyon ve Sinema öğrencisi olarak çok heyecanlı olduğumu belirtmek isterim. Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim

1- İlk olarak herkesin çok merak ettiği bir soru ile başlamak istiyorum, Ayla filminin çekimleri başlamadan önce bu başarıyı ön görmüş müydünüz?

Merhabalar Öykü hanım.., Öncelikle bu röportaj için ben teşekkür ederim. Ayla filmi biliyorsunuz ki Güney Kore televizyonun hazırlamış olduğu çok dramatik bir belgeselden yola çıkılarak yazıldı... “Ayla, my Korean Daughter” adıyla yayınlanan belgesel hem Güney Kore’de, hem Türkiye’de hem de dünyanın pek çok farklı bölgesinde yayınlanarak bu savaşın masum hikayesine dikkat çekmişti. Biz bu hikayeyi senaryolaştırmakta başlarken tüm dünyada ses getirecek bir proje olacağını düşünerek çalışmaya başladık. Çalışmaya başlarken bu başarıyı ön görerek planlarımızı yaptık ama elbette ki bu kadar sevilip sahiplenileceğini hesaplayamamıştık. İyi bir senaryo, iyi bir prodüksiyonla çok başarılı bir film yaptık. Bu başarının neticesinde Ayla Türkiye’nin oscar aday adayı oldu ve ardından arka arkaya festivallerde bir çok değerli ödüle layık görülerek ülkemizi başarıyla temsil etti. 4 yol içerisinde 22 yabancı ödül ve 30 a yakın festival seçkisiyle 5 kıtayı dolaştı ve halen dolaşmaya devam ediyor.

2- Sizce neden genelde gerçek hikâyeler dram türünde oluyor?

Dram türü, dramatik konular ya da drama.., bu üç tanım da birbirlerinden farklıdır. Dram filmlerinin tanımı genellikle şöyle açıklanabilir. Dram Filmleri ciddi konuları ele alır, gerçek karakterlere, gerçek yerlere, gerçek yaşam koşullarına ve gerçek hikayelere sahiptirler. Bir dram filmi bize bir insanın en iyi halini, en kötü halini ve bunlar arasında olan her şeyi gösterir. Dramatik filmler sinemadaki en geniş türe sahiptir. Dramatik konular çoğunlukla içinde bulunulan durumu, sosyal yaraları, problemleri, adaletsizlikleri ya da zaman içinde meydana gelmiş diğer büyük olayları ele alabilir. Dram filmleri sosyal problemlerle gerçekçi ve samimi bir yolla başa çıkarlar. Dolayısıyla “Sizce neden genelde gerçek hikâyeler dram türünde oluyor?” sorunuza cevap yukarıdaki tanımların içinde var. Evet, gerçek hikayelerden yaratılmış filmler dram türü oluyor. Gerçek hikayelerin içerisindeki gerçek karakterler, gerçek yerler ve gerçekten yaşanmış yaşamlar arasında yakaladığımız duygunun anlatımı doğal olarak bu dramı oluşturuyor.

3- Ülkemizdeki sinema seyircisini üç kelime ile özetlemesini istesem, başarılı bir yönetmen olarak neler söylerdiniz?

Zeki, sinemayı seven, eleştirmen. 3 kelime ile özetlemek gerekirse durum bu. Türk seyirci profili kısa sürede çok büyük değişkenlik gösteren bir yapı... Bu değişkenlik her sene bizim işleri çekerken çok dikkatli düşünüp doğru filmler yapmayı planlamamıza beden oluyor. Televizyon, internet ve dijital platformlar Türk izleyicisini kendine çekmeyi başardı. Türk izleyicisi tüm bu alternatifleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Türk izleyicisi sinemada gülmeyi seviyor, ağlamayı da seviyor dolayısıyla komedi ve dram filmlerinin sinemada öncelikle iş yapmasının ve beğenilmesinin sebebi bu. Perdede sevdiği konuları, beğendiği oyuncularla görmek, seyretmek istiyor. Sevdiği filmleri, işleri gerek sosyal medyada gerek karşılıklı konuşarak paylaşmayı yorumlamayı seviyor. Sinema izleyicisi olarak baktığımızda sinemayı seven ve iyi filmi ödüllendiren bir seyircidir Türk seyircisi... Biz bunu Ayla, Müslüm ve Kağıttan Hayatlar filmlerimizde ödüllendirilerek gördük...

4- Biraz da son filminiz Kağıttan Hayatlar hakkında konuşalım istiyorum ve öncelikle tebrik ediyorum. Bütün işlerinizde olduğu gibi hayran bıraktınız. Filmin bu kadar ilgi görmesinin hangi faktörlerden kaynaklı olduğunu düşünüyorsunuz?


Teşekkür ederim. Kağıttan Hayatlar Türkiye’de ve dünyada kusa sürede çok büyük ilgi gördü ve sevildi. Bunun pek çok faktörü var. Ama ben öncelikle konusu, anlatımı, oyunculukları ve sinematografisinin etkili olduğunu düşünüyorum. Sokağa terkedilmiş çocuklar.., Kimsesiz, annesiz babasız sokaklarda yaşayan insanlar.., Ve kağıt toplayıcıları... Beraber yaşadığımız bu insanlarla hergün sürekli karşılaşıyoruz. Filmimizdeki en önemli mesaj hergün karşılaştığımız, yanından geçtiğimiz insanları ne kadar tanıyoruz.? Onlar hakkında neler biliyoruz.? Bu farkındalığı arttırmak Kağıttan Hayatlar filminin en büyük vizyonuydu bizim için. Filmimde en az görünen karakter aslında hikayenin baş kahramanı. Anne, daha doğrusu annesizlik... Kağıttan Hayatlar, Kadınların azlığına, hatta neredeyse yokluğuna rağmen, sonunda temelde anne-oğul ilişkisine dayalı bir film olarak kurgulandı. Konuya diğer bir yandan sosyal sorumluluk, farkındalık projesi olarak yaklaşmaya çalıştık. Her gün onlarcasına rastladığımız ve çoğu zaman fark etmediğimiz; daha doğrusu aşina olduğumuz, görmezden geldiğimiz kağıt toplayıcılarını görün demeyi sağlamaya çalıştık. İnsanların bu dramını trajediye dönüştürmedik. Onlar da diğer insanlar gibi güldüler, eğlendiler, espri yaptılar. Sonuçta seyirci hepsini tanıdı, sevdi... İlgi görmesinin baş faktörü bu konulardı. Biz Kağıttan Hayatlar’ı hem yazarken, hem çekerken, hem de montajlarken büyük keyif aldık. Severek yaptık. Sevdiğimiz bir hikayeyi film yaptık. Başarılı, güzel bir film yapacağımızı hissediyorduk başlarken. Kağıttan Hayatlar 12 Marttan itibaren Netflixte yayınlanmaya başlatıldığında bir kartopu gibi büyüyerek bütün dünyaya çok hızlı bir şekilde yayıldı. Beğenileceğini düşünüyordum ve bekliyordum. Ama bu kadar çabuk büyüyüp, bu kadar hızlı bir şekilde dünyaya yayılmasını ve konuşulmasını beklemiyordum doğrusu...

5- Çocuk oyuncular ile çalışmanın nasıl bir iş olduğunu hep merak etmişimdir. Zorlukları ve olumlu yönleri nelerdir?

Çocuk oyuncu ya da çocuk hikayesi sinemada dramatik bir hikaye yaratmak için çok önemli ve değerlidir. Çocuk oyuncularla çalışmak zor olduğu kadar keyiflidir. Ben hem Ayla hem de kağıttan hayatlar filmimde çocuk oyuncularla çalışma şansı yakaladım. Çocuklarla çalışmayı “zorluk ve olumlu yanları” açısından ayırmak istemiyorum. Her tarz oyuncu/karakter ile çalışmanın zor ama olumlu yanları vardır ve bunları iç içe görmek zorundasınız. İçinde çocuk varsa zaten duygusal açıdan yoğun bir hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi... Ben çocuklarla çalışmayı seviyorum ve hikaye izin verdiği ölçüde çocukların perspektifinden anlatmayı seçiyorum. Çünkü psikolojik açıdan baktığınızda çocukların dünyası bizlerin dünyasından çok daha temiz ve saf. Tabii dünyaları böylesine saf ve temiz, düşünceleri ve fikirleri hiçbir zaman kötü niyetli olmadığı için davranışları ve hareketleri de bir o kadar gerçek ve doğal oluyor. Ben çocukların o saf ve doğal davranışlarını kulanmayı seviyorum sinemamda...

6- Geçen hafta röportaj yaptığım Fatma ÇEKİ'nin Kıbrıs'ın Mücahit Hemşireleri adlı kitabı okurken kitaptaki hikayeleri çok sinematik bulmuştum. Kitabı okumuş biri olarak sizin fikirlerinizi de çok merak ediyorum doğrusu.?

Sevgili Fatma Çeki’nin “Kıbrıs’ın Mücahit Hemşireleri” kitabıyla yaklaşık 3 sene önce karşılaştım. Fatma hanımla ise 2019 Kasım ayında Kıbrıs’ta buluşma şansı yakaladım. Her zaman Kıbrıs ile ilgili, Kıbrıs Türk halkının özgürlük mücadelesi ile ilgili bir film yapma hayalim vardı. Doğru hikaye bulabilmek çok önemli. Bizim sinema filmi yaparken büyük hedefimiz; mesajımızı, hikayemizi doğru ve anlaşılabilir şekilde tüm dünyaya izlettirebilmek olmalı... Sadece savaş filmi hikayesiyle Kıbrıs mücadelesini anlatmak ve bu filmi dünyaya izlettirebilmek çok mümkün değil. İçinde Ayla filmi hikayesinde olduğu gibi bir insanlık hikayesi anlatmanız gerekiyor. Böylelikle sevgi, insanlık gibi hikayeleri anlatırken Kıbrıs Türk Halkının bu inanılmaz mücadelesini tüm dünyaya duyurma ve farkındalık yaratma şansımız olabilir. Fatma Çeki hanımın kitabı bu yüzden çok değerli benim için... Eğer Kıbrısın hikayesini tüm dünyaya izlettirebileceksem 1940 lardan başlayarak 1974 yılına kadar geçen o dönemi, o mücadeleyi “Mücahit Hemşirelerin” gözünden, perspektifinden anlatmak o kadar değerli ki... Kıbrıs’ın mücadelesi için bir film yapılacaksa Fatma Çeki hanımın çalışması ilk sinema filmi olmalı. Kitabın yorumlarında okuduğumuz gibi.., “Yitip giden gençlik, yarım kalan hayaller… Esaretin gölgesinde yaşamaya çalışmak… Vatansız kalma korkusu…. Avuçlarının arasından kayıp giden hayatlar… Kuruyan göz pınarları, ıslanan duvar dipleri… Yüreklere kazınmış, deşildilçe kanayan derin yaralar… Kendi yaralarını unutup başkalarının yaralarına merhem olan, şifa dağıtan hemşireler… Karanlığı aydınlatan ateş böceklerinin hikayesi…” bütün dünyaya bu mücadeleyi anlatabilecek en iyi hikaye olacaktır... Bu değerli hikaye ve araştırma için Fatma Çeki hanıma tekrar çok teşekkür ediyorum bu vesileyle...

7- Kadınların bu yüzyılda eşitlik ve yaşam mücadelesi için ne düşündüğünüzü de merak ediyorum. Dizilerde ve filmlerde kadına adedilen rollerin kadınları güçsüz olmak konusunda kabul edilmişliğe yönlendirdiğini düşünüyor musunuz ya da hayatta olan her şeyi yansıtmak mı gerekir, eğer ki ders olsun diye yansıtacaksak ders çıkartılacak bir içerik ve olumsuz örnek olacak bir içerik arasındaki ince çizgiyi nasıl yakalayabiliriz?

Sinema, 125 yaşında çok genç bir sanat dalı. Popülaritesi ve gücü ise çok kısa sürede toplumlara yayılabilmesi ve etkileyebilmesi. Bu 125 yıllık etkileşimde kadınların bahsettiğiniz gibi dizi ve filmlerde kadına adedilen rollerin kadınları güçsüz olmak konusunda kabul edilmişliğe yönlendirdiğini düşünüyorum. Mustafa Aslan “SİNEMADA KADIN” adlı araştırma makalesinde bu konuyu şöyle özetlemiştir: “Ataerkil düzen içinde erkeğe göre konumlanan kadından; iyi bir eş, iyi bir sevgili, iyi bir anne vb. olması beklenmektedir. Bir kitle iletişim aracı olan sinema, toplumun kadına yüklediği bu basmakalıp anlayışı pekiştirme görevini üstlenmektedir. Eril söylemin egemenliği altında olan sinemada kadın ikincil konumda ve belirli kalıplar çerçevesinde; güçsüz, yardıma muhtaç, erkeği eğleyen, eğlendiren rollerde ve çoğu zaman cinsel bir nesne olarak temsil edilmektedir. Sinema toplumsal cinsiyet kavramının (kadın/dişilik ile erkek/erillik), cinselliğin, mitlerin, tiplemelerin, temaların, idelerin yeniden üretildiği ve temsil edildiği kültürel bir alandır. Toplumun kadına olan bakışında ve dolayısıyla kadının toplumdaki yerinin belirlenmesinde sinemanın kadını ele alış biçimi önemlidir. Sinemadaki eril egemen görüşün kadını (dişilik) nasıl ele aldığı, nasıl şekillendirdiğini ve görsel hazzı nasıl etkilediğine bakılmalıdır. Ana akım sinemada kadın karakterler; genellikle güçsüz, Siyasal olaylar, toplumsal değişimler, teknolojik gelişmeler ve bağımsız sinemacıların etkisiyle zaman içinde film yapma biçimleri değişse de; kadının, ataerkil toplumdaki ve sinemada temsili (aile içi roller, cinsiyetçi söylemler) sadece form değiştirmiştir. Her ne kadar gittikçe özgürleşen bir toplumdan bahsedilse de, toplumun kadından beklentisi biçim değiştirerek eski formunda devam etmektedir. Modernleşme ile birlikte başlayan endüstrileşme, köyden kente göç gibi kitlesel değişim rüzgârlarıyla birlikte kadının kamusal alana girmesi, sinemada yeni olarak adlandırılacak kadın imgelerini karşımıza çıkmaktadır.” Sadece kadın konusunda değil herhangi bir konuda mesajınızın çok net ve doğru olması gerekir sinemada. Bu mesajları verirken çok büyük topluluklara ulaştığınızı ve toplumları bilgilendirdiğiniz ve etkilediğinizi unutmamanız gerekiyor. Anlattığınız her konu, her mesaj toplum tarafından doğru algılanamayabilir. Sadece ders olsun diye, ders çıkartılalabilecek mesajı çok dikkatli seçip doğru anlatmanız gerekiyor. Yoksa mesajınızın olumsuz örnek teşkil etmesi ya da olumsuz bir içerik haline gelmesi o kadar kolay ki... İkisi arasındaki ince çizgi de gerçekten çok ince... Bu sebeple çok titiz çalışmak, o zamanki toplum, toplumun yargıları, konjüktür vs dengeleri çok iyi hesaplamanız gerekiyor. Evet, hayatta olan her şeyi anlatabilirsiniz sinemada... Önemli olan doğru anlatabilmek, doğru mesajları verebilmektir. 

8- Yıllar önce duyduğum bir cümleyi sizinle de paylaşmak ve fikrinizi almak istiyorum Can bey. "İyi bir yönetmen, meydanı oyunculara bırakır." Derler. Sizin bu cümleye yorumunuz ve bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Benim filmlerimde en önem verdiğim konudur bu... Benim iyi bir film yapma felsefem içinde “oyunculara alan bırakmak, yaratmak” mutlaka en başta gelir. “Meydanı oyunculara bırakma” anlam olarak yanlış anlaşılabilir. Bu sebeple “oyunculara alan bırakmak, yaratmak” cümlesini kullanmayı daha doğru buluyorum röportajlarımda... Oyunculara alan bırakma, yaratma elbette ki ciddi bir çalışma ve ön hazırlık gerektiriyor öncesinde... Bunu size kısaca şöyle açıklayabilirim. Ben çekim öncesi okuma provalarına çok önem veren bir yönetmenim... Aylarca senaryoda çalışmış olduğumuz hareketler ve dialoglar okuma provaları sırasında tamamen şekillenir ve son halini alıri. Özellikle önemli sahnelerin okuma provalarında defalarca denenip çalıştırmasını yapmayı çok önemli buluyorum. Çünkü sete girdiğimiz zaman her şeyi çok önceden tartışmış, denemiş ve çözmüş oluyorsunuz... Bu yönetmen ve oyuncu için çok değerli ve önemli... Sete girdiğimiz zaman gerçek dekor, kostüm ve ışıkların içinde gerçek duygunun yakalanması çok kolay olur. Okuma provasında yapmış olduğunuz tüm çalışma, dialog ve ezberler hazırlamış olduğunuz dünyanın içinde (setin) bir duyguyla birleşir ve performans olarak ortaya çıkar... Sorduğunuz sorunun cevabı ise buradan sonra başlıyor... Önceden yapmış olduğumuz, çalıştığımız tüm hazırlıklarımız alacağımız duygu içindir. Oyuncu; o kostümü içinde, o dekorda ve o dramatik ışığın altında sahnenin gerçek duygusunu yakalamaya hazırdır. Ben oyuncularımı hazırladığım sahnenin içinde özgür bırakmayı çok seviyorum. Onların duygularına yer açmak, alan vermek çok değerli... Günlerce prova yaptıktan sonra onları duyguları ve yapmak istedikleriyle baş başa bırakmak çok doğru ve farklı performanslar yakalamama sebep oluyor. Çok seviyorum oyuncularıma alan bırakmayı. Bu sebeple doğaçlama yapmalarına her zaman izin veriyorum... Bu onların en büyük hakkı... Sonuçta iyi ve doğru bir şey çıktığında hepimiz hissediyoruz o an. Yanlış olanlar da o an hemen eleniyor.

9- Benim için gerçekten çok keyifli,verimli ve heyecan verici bir sohbetti. İsteğimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Son olarak ben ve benim gibi sinema sektörü üzerine eğitim alan ya da bu alanda gelişmek isteyen gençlere önerileriniz nelerdir?

Ben teşekkür ediyorum böyle bir röportaj şansı yakaladığım için. Öncelikle bu zorlu dönemi hep birlikte aşacağız. Sağlık her şeyden daha önemli... Sağlıklı kalmayı başaralım... Biliyorum genç arkadaşlarım için çok değerli yıllar bu dönemler. Sürekli yeni bir şeyler üretmek, bu sektöre girmek için çalışmak istiyorsunuz biliyorum. Pandemi sebebiyle biraz zorlandığınızı hissediyorum. Ama içinizi rahat tutun ve o gençlik enerjinizi biriktirin. Bu sektöre girecek arkadaşlar için aslında yeni ve avantajlı bir dönem. Ben bu işe gönül vermiş genç arkadaşların kısa filmlerini görüyorum. Artık çok kolay ulaşabiliyorlar ekipmanlara , montaj sistemlerine, her şeye... Çok değerli, çok iyi gözlemlenmiş hikayeler yaratabiliyorlar. Bu onların en büyük avantajı. İkinci büyük avantaj da sektörün, dijital platformlarla çok daha büyüyeceği konusu. Sadece sinema değil, içerik konusunda da elemana ve fikre ihtiyaç olacak. Dolayısıyla ben üniversitelerde de konuşma yaptığımda söylüyorum; İçiniz rahat olsun. Çok iyi bir döneme denk geldi. İçerik üretimleri ve çekilecek içeriklerin farklılığı, büyük avantaj onlar için. Bu piyasaya girmeleri, bunu denemeleri lazım her şeyden önce. Yeni jenerasyonun, bir an önce hedefe ulaşmak gibi bir çabası ve hırsı var. Bunu taktir ediyorum. Bizim zamanımızda sabretmek, sebat etmek derlerdi. Ama zaten bu işin içine girince, işin büyüklüğünü ve düşündükleri gibi olmadığını görecekler ve mücadele edecekler. Sadece mücadele eden değil, bu işi seven, gönül veren kazanacak... Yönetmen olmak isteyenler için diyorum ki benim en büyük okulum bu dünya. Her şeyi gözlemliyor, izliyor filmlerimin içine katıyorum. İnsan figürü, karakterler, sokakta gördüklerim, bütün resimler, hayat, filmlerimize katacağımız şeyler. Başka yerlerde aramaya gerek yok. Yaratıcılık olarak beslenebileceğiniz en büyük şey bu dünya... Unutmayın.... Dediğim gibi.., Sağlık her şeyden daha önemli... Sağlıklı kalmayı başaralım.., daha sonra hep birlikte o güzel salonlarda 50 metrekarelik dev perdelerde filmleri hep birlikte, sevdiklerimizle ve büyük keyifle izleyeceğiz tekrar... Sinema salonlarına gitmenin heyecanını, sosyalleşmenin, eğlenmenin keyfini hep birlikte süreceğiz. Platformlar hayatımızın içinde her zaman olacaklar artık. Evlerimizde televizyonların karşınıza oturup dünyanın her yerinden her türlü içeriğe anında sahip olmanın keyfini de yaşayacağız bir taraftan... Teşekkür ederim.

Konuk: Yönetmen Can ULKAY
Röportajı Yapan: Öykü SENEM
Bu haber 1492 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Bahattin senem
    7 ay önce
    Yönetmen Can Ulkay kardeşimize yeğenim Öykü Senem le yaptığı röportaj için bende ayrıca teşekkür ederim. Gerçekten röportajı sindire sindire okurken biz sinema izleyicilerinin alması gereken dersler olduğu kanısına vardım Yönetmenimizde yeğenim Öykü yede yürüdüleri yol başarılar diliyorum. Güzel bir röportajdı..